Tarih: 08:31, 5/6/2009

http://www.alternatifsporlar.net/ruzgar_sorfu_fotograflari.asp
8 TEMMUZ-İnformel DemokratTarih: 14:43, 14/5/2009
Siyasi ve toplumsal irade... Değişen toplum ve dünya karşısında değişmekte zorlanan devlet cihazının ürettiği sorunlar siyasi hayatımızın temel sorunları olmayı sürdürüyor. Zira sorunları yok saymak, siyasetten koparıp devletleştirmek ve asayiş mantığına hapsetmek bu ülkede değişmeyen çizgilerden birisi… Bu çizgi üzerinde yıllar içinde sistemin kilit noktaları 'devletleştirildi', başka bir deyişle siyaset, her türlü tartışma, etkileşim ve talebin devre dışı bırakıldığı devlet alanına hapsedildi. Devlet karşısında siyaset… Öz bu… Ama hemen eklemek gerekir, aktörleri itibariyle bu ikili arasında ayrımlar kadar ciddi benzerlik noktaları da bulunuyor. Nitekim hemen her zaman siyaset devletleşmiş ve tekleşmiş karar mekanizmalarının mağduru olduğu oranda sorumlusu olmayı da sürdürmüştür. Devletin siyaset tasavvuru ne denli çarpık olmuş, buradan hareketle türlü meşruiyet krizleri nasıl arka arkaya patlamışsa; siyasetçinin toplumsal tasavvuru da o denli çarpık ve meşruiyet fikrinden uzak olmuştur. Devlet, kendi iktidarı ile siyasi iktidarı ne denli birbirinden ayırmışsa, siyaset de toplumsal meşruiyetle kendi meşruiyeti arasına her seçim sonrası o denli kalın çizgiler çizmiş, toplum-siyaset bağının, demokrasinin ana mekanizmasının örselenmesine katkıda bulunmuştur. Sonuç kalıcı olmuştur: Toplumun devre dışı kalması, siyasetin meşruluğunu devletten almayı tercih etmesi, bir siyasetsizlik… Bu durum aslında merkezçi ve ataerkil geleneklerle yoğrulmuş bu toprakların yapısal bir sorunudur. Bir yönüyle mesele, devletin 'toplum tasavvuru'yla, yani siyasete hareket kabiliyeti son derece sınırlı, değiştirme gücü yok denecek kadar dar bir alan bırakmasıyla ve asli gücün değiştiren değil; kollayan, devlette yığılı nemaları nimet halinde dağıtan tasavvuruyla ilgilidir. Diğer yönüyle siyaset ve siyasetçinin toplum tasavvurunun olmamasıyla ilgilidir. Siyasetçi, tüm toplulukları farklılıklarıyla ele alan, onların ortak paydasından, etkileşiminden hareketle oluşturduğu bir toplum tasavvur etmez. Bunu, yeknesak ve muğlak bir bütünü ifade eden, aslında savunduğu cemaatin bizzat kendisi olan millet kavramıyla ya da farklı olanı yok sayan milli irade kavramıyla ikame eder. AKP'yi iktidar yapan husus da, kanımızca bu çift yönlü soruna toplumsal yapının ciddi bir tepki vermesi, toplum-siyaset, siyasi karar-toplumsal talep bağını kendi eliyle tesis etmek arzusuydu… AKP'yi diğer siyasi iktidarlardan farklı kılan da aynı husustur. AKP tabanı da, parti merkezini değişmez, salt karizmatik, yönlendirici liderlik olarak algılamaktan çok, talepleri yoluyla doğrudan ilişki kurabildiği bir yapı olarak görmekte ve meşruiyeti bu ilişki çerçevesinde sunmaya, vermeye devam etmekteydi. Ne var ki, bugün itibariyle AKP yöneticilerinin bu özelliği tam olarak görebildiği şüphelidir. Sonuç olarak siyasi hayata bugün, özellikle son dönemlerde artan bir biçimde siyasetsizliğin başka bir şeklinin egemen olma riski vardır. Tartışmaların yapılmadığı, kamuoyu eğilimlerinin dikkate alınmadığı, AKP varlığı ile politikalarının özdeş ilan edilerek her girişimin doğrulanmaya çalışıldığı bir siyasetsizlik şeklidir bu. Kürt sorunu bu konuda açık bir örnek… Özellikle Hasan Cemal'in yaptığı görüşmeden ürken bir siyasi iktidar tavrı buna açık bir örnek… Verilen beyanaatlar, alınan tavırlar siyasetsizlik üzerinden bir tutum üretmenin açık göstergeleridir. Böyle oldukça kritik konularda, özellikle Kürt meselesinde alınan kararların sadece içerikleri anlamsız hale gelmekle kalmamakta, sorunun muhatapları, tarafları tümüyle devre dışı bırakılmakta ve tartışma kaba ideolojik bir kisveye bürünmektedir. Toplumsal değişime ayak uyduramayanlar bunun faturasını hep ödemişlerdir; sadece onlar değil tüm Türkiye bu faturayı ödemek zorunda kalmıştır. Siyaset hem toplumsal iradeyi hem milli iradeyi bir arada görmek, sağlamak meselesidir. { Bağlantı }
CENNET ANALARIN AYAKLARI ALTINDADIR...Tarih: 07:16, 10/5/2009![]() ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN... http://i300.photobucket.com/albums/nn15/zzmares/glitter_rose.gif { Bağlantı }
Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarında...Tarih: 14:24, 2/5/2009Kadıköy’ün yolları kesilmişti. Büyük bir gösteri bekleniyordu. Devasa bir sahne kurulmuştu. Meydan hazırlanmıştı. İşçiler gelmeye başladılar, bir iki şarkı duyduk, bir iki de konuşma yapıldı, meydanda seyrek bir kalabalık vardı ve biz asıl mitingin başlamasını beklerken kalabalık dağılmaya koyuldu. Anlayamadık. “Miting daha sonra mı başlayacak” dedik. Sonra anladık ki miting bitmiş. Hayatımda gördüğüm en acıklı mitingdi herhalde bu. Taksim Meydanı’na da birkaç bin işçi girmişti. Yıllardan beri 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’na girilmesine devlet izin vermediği için Taksim’e girebilmek büyük bir “devrimci” başarı olarak değerlendirilmişti. Bazı küçük gruplar da Taksim’in arka sokaklarında polisle çatışmış, molotofkokteyli atmış, camları kırmıştı. “İşçinin, emekçinin bayramı” İstanbul’da böyle kutlanmıştı. 1960’ları, 1970’leri hatırlayanlar, “devrimci” hareketin düştüğü duruma içleri yanarak bakmışlardı. Başka türlü olabilir miydi? Hayır olamazdı. Gelecek yıl, Taksim Meydanı’na girişe izin verilirse 1 Mayıs’ın neredeyse hiçbir anlamı kalmayacak. Niye böyle oldu peki? Nedeni çok karışık değil. Ezilen kitleler meydanlara “bir umutla”, bir “hayalle”, bir “beklentiyle” giderler. Çoğunluğu ordunun denetimine girmiş olan sendikaların, işçiye, emekçiye, yoksula, ezilene “bir umut” vermesi mümkün mü? 1977’de Taksim’de öldürülen yoldaşlarının katillerini aramayanların, o katillerin bugünkü uzantısı olan çetelerle kolkola girenlerin, kitleleri harekete geçirecek bir “hedefi” ortaya koymaları mümkün mü? “Devrimciliği”, Ergenekon yandaşlığına, ordu hayranlığına indirgemiş olanların bir heyecan yaratması mümkün mü? Devrim halkla olur. Devrimi “orduyla” yapmak isteyenlerin “devrimci bir ateşi” yakmaları mümkün mü? Bugün “devrimci” etiketini benimseyerek ortalarda dolaşanların çoğu eski yoldaşlarının katilleriyle çoktan anlaştılar. “Devrimcilik, ilericilik, solculuk” diye “faili meçhullerin faillerini” koruyanlara, canileri umut olarak görenlere, darbeciliği alkışlayanlara rastlıyorsanız, “devrim” bir umut olur mu? Devrim, böyle bir şey değil. Devrim, cesaret ister. Devrim, mücadele ister. Devrim, sisteme ve o sistemin silahlı bekçilerine kafa tutmak ister. Devrim, değiştirmek ister. Devrim, halkına güven ister. Devrim, halkına zulmeden gaddar darbecilerden hesap sormak ister. Asker postallarının arasında dolaşmaz devrimci. Ezilen türbanlı kızlara, vurulan Kürt çocuklarına, ibadethanesi kapatılan Alevilere, işkencede öldürülen solculara arkasını dönmez devrimci. Sistemin işbirlikçisi olmaz. Öyle o partiyle, bu partiyle uğraşmaz, bütün o partilerin arkasında duran ve adına “sistem” denilen yapının üstüne gider doğrudan. Bir amacı olur. Bir hedefi olur. Halkının en özgür, en zengin, en mutlu yaşayacağı yolu açmak için uğraşır. Halkından nefret ederek, halkını küçümseyerek, halkını horlayarak devrim mi olur, devrimcilik mi olur? Efendilerinin postal bağlarını kendine bayrak yapanların devrimciliği, sahtekârlıktan başka bir şey değildir. Devrim, sahtekârlarla olmaz. Devrim, kavgayla olur. Devrim, yürekle olur. Devrim, değiştirir. Ezilenlerin ezilmesini önlemektir devrimin işi. “Dünya değişiyor” diye ağlamaz devrimci, dünyanın değişmesi sevindirir onu. Ve bir yandan dünya değişsin diye uğraşırken bir yandan da ezilenleri “değişen dünyanın” sarsıntılarından korumak için yollar arar. O yoldur devrimin hayali. O yolu bulmaktır devrimin umudu. Eşitlik ister, hakkaniyet ister, özgürlük ister. “Bir ulusun” değil bütün ulusların hakkını savunur, ezilenlerin sadece “kendine benzeyenini” değil bütün ezilenleri kucaklar. O marşlar boşuna yazılmadı, o marşlar boşuna söylenmedi. Bırakın “devrimin” yerine “darbeyi” koyanları, bırakın “enternasyonalizmin” yerine “ulusalcılığı” koyanları, bırakın bir zamanlar kurbanların yanındayken şimdi katillerin yanında olanları. Devrim, halkıyla yürür. Devrim, dünyayla yürür. Ve hiç unutmayın... Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarında. Binler yürür o zaman, on binler, yüz binler, milyonlar yürür. Yürür o kavganın ufuklarından. Yeter ki o kavgayı sürdürecek yürek olsun. http://www.taraf.com.tr/makale/5316.htm { Bağlantı }
{ } { Sonraki Sayfa } |
||||||||